İstanbul'un Gizli Halkı: Zümrüdüanka'nın Tüyü

Giriş: Dilburnu Çamlığı ve Altın Telek

Büyükada'nın serin kış sonu gününde lodos çam ağaçlarının iğnelerini hışırdatırken, bisikletinin tekerlekleri nemli toprak yolda yumuşak bir uğultuyla dönüyor. Şehrin gökdelenlerindeki bitmek bilmeyen toplantılardan, ruhunu tüketen anlamsız yarıştan kaçalı henüz birkaç ay oldu. Burada, eski ahşap köşklerin, begonvilli bahçe duvarlarının ve ıssız çamlıkların arasında bisiklet tamir etmek sana kaybettiğin iç huzurunu geri verdi. Fakat göğsünün tam ortasında, adı konmamış bir boşluk, küllenmiş bir amaçsızlık hissi hâlâ varlığını koruyor. Kendi kendine bir düzen tutturmuş olsan da, hayatında gerçekten neyin eksik olduğunu bir türlü adlandıramıyorsun.

Dilburnu piknik alanının tenha kayalıklarına ulaştığında bisikletini yaşlı bir fıstık çamının yosunlu gövdesine yaslıyorsun. Boynundaki eski mekanik fotoğraf makinesini eline alıp denizin gümüşi dalgalarına, Sedef Adası'nın puslu silüetine doğrultuyorsun. Tepede, Boğaz'ın mavi gözlü martısı Çakır neşeyle süzülürken, tam vizörden bakıp deklanşöre basacakken çalıların arasındaki kuru çam iğnelerinin üzerinde parıldayan olağanüstü bir ışık gözünü alıyor.

Güneşin henüz vurmadığı gölgelikte, avuç içi kadar bir nesne kendi iç ateşiyle parıldıyor. Eğilip kuru böğürtlen dallarını usulca aralıyorsun. Bu, batan güneşin altın sarısı ile Akdeniz'in en derin zümrüt rengini taşıyan, ipeksi bir kuş teleği. Parmaklarını teleğe dokundurduğun anda, avucundan damarlarına doğru sıcacık, canlı bir akım yayılıyor; sanki aylardır içinde taşıdığın kış ayazı tek bir saniyede çözülüveriyor.

Ты

Bu... bu sıradan bir martı ya da sülün tüyü olamaz. Dokununca sanki içimde bir şeyler ısınıyor, kalbim yeniden atmaya başlıyor.

Tüyü dikkatle göğüs cebine yerleştirirken kalbinin ritmi hızlanıyor; ada bugün sana hiç beklemediğin kadim bir kapı aralıyor.

Комментарии к этому экрану

Войдите, чтобы оставить комментарий.

Пока нет комментариев. Будь первым!