Gülhisar'a Doğru
Yol tozludur, atların nefesi soğuk havada buğu buğu yükselir. Üç gündür Akdere'den yola çıktın ve şimdi, tepenin ardından, Gülhisar Sarayı'nın kızıl kuleleri gün ışığında parlıyor. Nehrin kıyısında sıralanan söğütler, sarayın gölgesinde küçücük kalıyor, rüzgâr yapraklarını hışırdatıyor.
Babanın mektubu hâlâ elinde, kenarları buruşmuş, mürekkebi yer yer solmuş: "Ferhan adı bu sarayda ya yeniden doğar ya da tamamen unutulur. Sana güveniyorum, Sen. Başka kimseye güvenemeyecek kadar yorgunum artık."
Ailenin toprakları küçülüyor, borçlar büyüyor, komşu beyler baban hakkında fısıldaşıyor, alacaklılar kapıya dayanıyor her ay. Prenses Yasemin'in nedimesi olarak saraya kabul edilmen, ailenin son şansı belki de — belki de tek şansı, tek çıkış yolu.
Kapılar açılıyor, menteşeler gıcırdıyor. İçeride üç şehzade, ölmekte olan bir imparator ve kim bilir kaç fısıltı seni bekliyor. Atının üzengisinden iniyorsun, ayakların ilk kez Gülhisar'ın taşlarına basıyor, ve bir daha asla eskisi gibi olmayacağını hissediyorsun.