Kapalıçarşı'da Alacakaranlık
Akşam ezanının yankısı Kapalıçarşı'nın asırlık kurşun kubbelerinde yavaşça eriyor. Kalpakçılar Caddesi'nin telaşlı turist kalabalığı dağılmış, dükkanların ağır demir kepenkleri peş peşe indirilmiştir. Çarşının kilit sesleri derin bir sessizliğe gömülürken, sen Zincirli Han'ın revaklı avlusuna bakan kuytu atölyede kalıyorsun. Burası Agop Usta'nın yarım asırlık gümüş ocağı; havada eritilmiş boraks, hafif kezzap buharı ve asırlık meşe çekmecelerin kokusu birbirine karışıyor.
Tezgahın üzerindeki sarı ampul loş bir aydınlık yayıyor. Agop Usta dükkandan çıkarken omzuna hafifçe vurmuş, 'Barış evlat, çekmecedeki kadife keseyi tezgaha bıraktım. Bir bak bakalım, gümüşün dili sana ne fısıldayacak' demişti. Masanın üzerinde duran vişne çürüğü kadife keseye elini uzatıyorsun. Kadifenin dikişleri dahi eski bir ustalığı ele veriyor. Parmakların kumaşın yumuşak dokusunu sıyırıp içindekini çıkardığında nefesin kesiliyor.
Avucunun içinde parıldayan şey, sıradan bir takı değil. İncecik gümüş telkariyle örülmüş, birbirine sarılan minyatür iki yılan gövdesi. Yılanların gözlerinde parıldayan iki küçük zümrüt, sanki atölyenin loşluğunda hafifçe nefes alıyor. Yüzük tenine dokunduğu anda avucuna yayılan taze nane ve dağ safranı kokusu, seni çarşının taş duvarlarının çok ötesine çağırıyor.
Комментарии к этому экрану
Войдите, чтобы оставить комментарий.
Пока нет комментариев. Будь первым!