Serçe
Yeşilkoru. Ege'nin nemli sıcağı ensende, tuz kokan rüzgâr saçlarını dağıtıyor, uzaktan martı sesleri geliyor, balıkçı teknelerinin motoru uğulduyor limanda. Bir yıl önce burada, Devlet Nümizmatik ve Sanat Müzesi'nde güvenlik stajyeriydin. Gece vardiyalarında koridorları arşınlar, kamera açılarını ezberler, kimsenin hatırlamadığı bakım tünellerinin haritasını kafanda çizerdin, hep kendi kendine, hep sessizce.
O günler, geleceğin sana sadece sıradan bir güvenlik işi vaat ediyordu, belki emeklilikte bir madalya, hepsi bu.
Sonra bir akşam, kapanmak üzere olan sahil kenarındaki bir kafede, yaşlıca bir adam yanına oturdu — davetsiz, tanıdık olmayan ama tuhaf bir şekilde güven veren bir yüzle. Kendini tanıtmadı. Sadece uzun uzun yüzüne baktı ve sordu: "Korkak mısın, yoksa sadece dikkatli mi?"
O gün bugündür, ona küçük işler yaptın — bir kapıyı açık bıraktın, bir kamerayı birkaç saniyeliğine kör ettin, bir vardiya değişiminin tam saatini hesapladın gece yarısı otobüs durağında beklerken. Adını hiç öğrenmedin. Herkes ona sadece MİMAR diyordu, alçak sesle, saygıyla, sanki bir unvan gibi.
Bu sabah telefon çalıyor, ekranda bilinmeyen numara. Tek cümle, sakin ve ağır: "Vakit geldi, Ты. Eski üniformanı hâlâ hatırlıyor musun?"
Elin terliyor, kalbin hızlanıyor, pencereden dışarı bakıyorsun bir an. Biliyorsun ki bu, küçük işlerden biri değil. Müzenin altında, kimsenin bilmediği bir kasada, devletin sessizce "Cumhuriyet Altın Fonu" dediği bir hazine yatıyor — ve bu hazine, halkın hiç haberi olmadan, karanlık bir anlaşmayla yabancı bir alıcıya satılmak üzere. Bugün, "Altın Çağ Sergisi" adıyla halka açılıyor müzenin kapıları. Bugün, MİMAR'ın uzun zamandır beklediği plan da açılıyor.
Çantanı omzuna atıyor, kapıyı arkandan kapatıyorsun. Şehir hâlâ uyanıyor, martılar hâlâ çığlık atıyor, ama sen çoktan uyanıksın, çoktan yola çıkmışsın.