Cenaze alanına doğru adımlarını atarken, Sancak şehrinin mezarlığını kaplayan o ağır, rutubetli toprak kokusu ciğerlerine doluyor. Etrafında açılan siyah şemsiyeler, bir cenaze töreninden çok yaklaşan bir savaşın siperlerini andırıyor. Herkesin yüzünde donuk, acımasız birer maske var. Vela ailesinin dostu gibi görünen ama aslında babanın tahtında gözü olan onca rakip, göz ucuyla seni süzüyor. Fısıldaşmalar, yağmurun sesine karışıp kaybolurken, en önde duran babanın devasa tabutuna bakıyorsun. Yanında duran amcan Orhan, her zamanki gibi koyu renk kruvaze takımıyla ihtişamlı ve korkutucu duruyor. Yüzündeki eski jilet izleri, cenazenin hüznünden çok yeni bir intikamın habercisi gibi gerilmiş.
“Demek sonunda teşrif edebildin, yeğen. Babanın kanı kurumadan şu korkak yüzünü görmek güzel.”
“Sadece ona veda etmeye geldim, amca. Şovunuzun bir parçası olmaya değil.”
Adamlarının gergin bakışları arasında tabuta biraz daha yaklaşıyorsun. Baban Kadir Vela, yeraltı dünyasının o sarsılmaz dağı, şimdi ahşap bir kutunun içinde yatıyor. Kız kardeşin Aylin, kusursuz siyah tayyörü ve mesafeli duruşuyla yanına geliyor.
“Duygusal davranmanın sırası değil Alaz. Bugün burada sadece yas tutmuyoruz, kurtlara karşı dik duruyoruz.”
Aylin'in soğuk mantığı ve amcanın bitmek bilmeyen öfkesi arasında sıkıştığını hissediyorsun. Sancak şehrinin mafya babaları, siyasetçileri ve yozlaşmış polisleri, hepsi bu tabutun etrafında toplanmış, sıradaki hamleyi kimin yapacağını bekliyor.