Koğuşun havası nemli, metal ranzalar her hareketinde gıcırdıyor, tavandaki tek çıplak ampul titrek bir ışık veriyor, duvarlarda nemden kararmış lekeler var. Yanındaki bir adam köşede oturmuş, kollarını sıkı sıkı bağlamış — güçlü görünüyor ama gözlerinde bastırılmış bir tedirginlik var. Biraz ötede yaşlıca bir kadın dizini ovuşturuyor, yüzü acıdan gerilmiş, dudakları sessizce bir şeyler mırıldanıyor, belki bir dua. Kalabalığın kenarında, tek başına, tırnaklarını yiyen genç bir adam dikkatini çekiyor; bacağı durmadan zıplıyor, sanki içeride bir alarm çalıyormuş gibi.
Kiminle konuşacağını, kime güveneceğini şimdiden düşünmeye başlıyorsun. Etrafındaki herkes aynı korkuyu taşıyor ama bu korku onları birbirine yaklaştırmıyor, tam tersine herkesi kendi kabuğuna çekiyor. Burada yalnız olmak tehlikeli olabilir — ama yanlış kişiye güvenmek de öyle. Nefesini düzenlemeye çalışıp bir karar veriyorsun, çünkü burada beklemenin de bir bedeli olduğunu hissediyorsun.